ENERJİ DÖNÜŞÜMÜNÜN MERKEZİNDEKİ ÜLKE: ÇİN

Tipik bir ekonomi döngüsünde ülkeler öncelikle tarım, sonra endüstri, daha sonra da hizmet sektörlerine bağlı gelişirler. Bunun günümüzdeki en karakteristik örneklerinden biri de Çin’dir. 1989’dan beri yıllık ortalama %9.8 ile büyüyen hatta 2007 yılında %14.2 gibi rekor bir büyüme gerçekleştiren  ülke, 2016 yılını %6.7 büyüme ile kapatmıştır. Bahsi geçen ülke, dünyanın en büyük enerji üreticisi ve tüketicisi olduğu için, ekonomisindeki bu değişim global enerji dönüşümünü de etkilemektedir. Bu yazıda, Çin’in farklı alanlardaki mevcut durumu ve planlanan projelerinden bahsedilecektir.

2010 yılından bu yana Dünya Enerji Konseyi tarafından ülkelerin enerji profilini gösteren Üçlü Enerji Açmazı raporları yayınlanmaktadır. Raporda belirtildiği üzere ülkelerin ulaşması gereken hedef, birincil enerji ihtiyacını yurtiçi ve yurtdışı kaynaklarla tek bir türe/ülkeye bağlı kalmadan çeşitlendirerek, etkili bir yönetim şekliyle ve çevreye duyarlı şekilde güvenli enerjiyi her bir vatandaşına ekonomik olarak ulaştırabilmektir. Üçlü Enerji Açmazı raporunda ülkeler en önemli 3 kriter olan enerji güvenliği, enerjiye erişim ve çevresel sürdürülebilirlik alanlarında sıralanır. Çeşitli yöntemler uygulanarak yapılan sıralamada bu 3 boyutlu dengeyi sağlayan en başarılı ülke AAA, en başarısız ülke de DDD notunu alır. Ekim 2016’da yayınlanan Üçlü Enerji Açmazı raporuna göre Danimarka, İsviçre ve İsveç genel sıralamada ilk üçte yer almaktadır. Çin ise 2016 yılı genel sıralamasında değerlendirmeye alınan 125 ülke içerisinde 87. sırada bulunmaktadır. Rapor sonucuna göre Çin; enerji güvenliği alanında B, enerjiye erişim alanında B ve çevresel sürdürülebilirlik alanında D notunu almıştır.

Yaklaşık 1.4 milyar nüfusu ile günden güne ihtiyaçları değişen Çin’de, bu ihtiyaçların karşılanması ve gelecekte ortaya çıkması muhtemel sorunların çözümü için mega projelere yatırım yapılmaktadır. 2013 yılında Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping tarafından ilan edilen ‘Bir Kuşak Bir Yol’ projesi Çin’in, projeye katılımı beklenen 65 Avrasya ülkesi ile ilişkilerini ve koordinasyonunu artırmayı hedeflemektedir. Xi Jinping’in açıklamalarına göre bir nevi Eski İpek Yolu’nu temsil eden proje, 30 yıllık bir zaman dilimine yayılıp 8 trilyon $’lık yatırım gerektirmektedir. Kuzey, orta ve güney koridordan oluşan projede demiryolu-karayolu hattına ek olarak kurulacak deniz yolu hattı ile hem farklı ticaret yolları hayata geçirilecek hem de alternatif enerji arz rotaları oluşturulacaktır.

Mevcut durumda, bölge ülkelerinin %50 oranında bağımlı olduğu Ortadoğu petrolü; Basra Körfezi, Hint Denizi, Malakka Boğazı ve Güney Çin Denizi’nden geçerek Asya’ya ulaşmaktadır. Her geçen gün bölgede artan gerilimin enerji arz güvenliğine olan etkisi göz önünde bulundurulduğunda, başta Çin olmak üzere tüm Asya ülkeleri enerji arzında rota ve kaynak çeşitliliğini öncelikli politikaları arasında bulundurmaktadır. ‘Bir Kuşak Bir Yol’ projesi ile Çin; Azerbaycan, İran, Rusya, Kazakistan ve Türkmenistan gibi hidrokarbon zengini ülkeleri boru hatlarıyla; Afrika’daki petrol zengini ülkeleri de deniz yolu ile bağlayarak hem mevcut ilişkilerini geliştirecek hem de enerji arz güvenliğini rota ve kaynak ülke açısından çeşitlendirecektir.

Elbette gerçekleştirilen tüm bu ekonomik aktiviteler ve enerji üretimi başta karbondioksit, kükürt dioksit (SO2) ve azot oksitler (NOx) gibi küresel ısınmaya neden olan ve solunum yoluyla vücuda alındığında astım, kalp hastalıkları, akciğer kanseri, DNA mutasyonları gibi ölümcül hastalıklara yol açan parçacıkların salınımına neden olmaktadır. Haziran 2016 tarihinde yayınlanan OECD raporuna göre, hava kirliliği kaynaklı ölümlerin sayısı 2013 yılında 5.5 milyon civarında olmuştur. Bu sayı, aynı yıl dünya genelinde meydana gelen ölümlerin 1/8’ine denk gelmektedir. Hava kirliliği önlenmediği takdirde ise 21. yüzyılın ortalarına doğru her 5 saniyede 1 kişinin bu nedenle hayatını kaybedeceği tahmin edilmektedir.

2015-2060 yıllarını projekte eden OECD raporu, pazar ve pazar dışı olmak üzere iki kategoride maliyet analizi yapmıştır. Pazar analizinde, hava kirliliğinin neden olacağı işçi verimliliği ve tarımsal üretimdeki düşüş ile genel sağlık giderlerindeki artış değerlendirilmektedir. Pazar dışı analizde ise hava kirliliğinin neden olacağı hastalıklar ve erken ölümlere yer verilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, hava kirliliği konusunda yeterli önlemler alınmadığı takdirde, 2060 yılına kadar toplam gayrisafi yurtiçi hasılada en büyük kayıp %2.5 ile Çin’de gerçekleşecektir. Ayrıca düşük tahminde bile Çin’in, hava kirliliği kaynaklı erken ölümlerde %0.15 ile birinci sırada yer alacağı öngörülmektedir.

Dünyanın en büyük enerji üreticisi ve tüketicisi olan Çin, gerçekleştirdiği faaliyetler ile yalnızca kendi vatandaşlarını değil tüm dünyayı etkilemektedir. İnsan kaynaklı faaliyetlerin doğaya etkisini ölçmek için tanımlanan ekolojik ayak izi, sürdürülebilir kalkınmanın önemli göstergelerinden biri olarak kullanılmaktadır. Ekolojik ayak izi hesaplamalarının arz tarafında, insanlığın ihtiyacı olan kaynakları sağlayan ve CO2 salınımını absorbe eden verimli araziler yer alır. Birimi ‘global hektar’ olan bu terim, ‘biyoyeterlilik’ şeklinde ifade edilmiştir. Talep tarafı da, insanoğlunun farklı sektörlerde yaptığı işleri karşılayacak verimli arazilerin yine global hektar cinsinden değeridir. Biyoyeterlilik açığı ise ülkenin ekolojik ayak izinin biyoyeterlilik kapasitesini aştığı durumdur. Günümüz verilerine göre, mevcut popülasyon ve endüstri faaliyetlerini karşılayabilmek için 1.6 dünya gerekmektedir. Birleşmiş Milletler verilerine göre ise popülasyon ve tüketim trendleri olumlu yönde değişmediği takdirde, 2030 yılında ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için 2 dünya gerekecektir.

Amerikan merkezli düşünce kuruluşu Global Footprint Network’ün analizine göre, küresel CO2 salınımının %23’ünü gerçekleştirerek bu alanda birinci sırada yer alan Çin’in ekolojik ayak izi, biyoyeterlilik kapasitesinin 1.5 katına denk gelmektedir. Bu durum başta Çin olmak üzere gelecek nesillere daha iyi bir ortam bırakabilmek için ülkelerin sürdürülebilir politikaları acilen hayata geçirmesi gerektiğini gösterir. Tam da bu noktada, bu yüzyılın sonundaki küresel sıcaklık artışının, sanayileşme öncesi dönemin en fazla 1.5 – 2 derece üstünde olmasını hedefleyen ve 195 ülkenin imzaladığı COP21 Paris İklim Değişikliği Anlaşması oldukça önemli bir konumda yer almaktadır. Anlaşma hedeflerine ulaşılması için bütün katılımcılar tarafından Ulusal Katkı Beyanları (INDC) hazırlanmış ve BM İklim Sekreteryası’na sunulmuştur. 30 Haziran 2015 tarihinde Sekreterya’ya sunulan Çin’in Ulusal Katkı Beyanı incelendiğinde, temel olarak 2030 yılına kadar karbon yoğunluğunu %60 oranında azaltmayı ve yaklaşık yüz milyon hektarlık ağaçlandırma yapmayı hedeflediği görülmektedir. Bunun yanında Çin, kömür kaynaklı elektrik üretiminin payını %75’den %54’e düşürürken, yenilenebilir enerji kaynaklarının yanında nükleer enerji ve doğalgaz kullanımının payını artıracağını taahhüt etmiştir. Çin, 2030 yılı hedeflerine ulaşmak için; düşük karbon salınımlı üretim yapmayı, enerji verimliliğini artırmayı ve fosil yakıtlardan yenilenebilir yakıtlara geçmeyi ana yöntem olarak belirlemiştir.

2000 yılından bu yana küresel enerji tüketimi artışının %55’inde, kömür tüketimindeki artışın %83’ünde ve petrol tüketimindeki artışın %47’sinde pay sahibi olan Çin’in enerji büyümesindeki en büyük problem, rakamlardan da anlaşıldığı üzere kömür tüketimidir. Enerji talebinin %70 oranında kömür ile karşılandığı ülkede hava kirliliği kabul edilebilir düzeyin 15 kat üzerine çıkmış ve günlük hayatı durma noktasına getirmiştir. Bu durumu önlemek adına 2015 yılında 103 milyar $’lık yenilenebilir enerji yatırımı yapan Çin, bu alanda ikinci sırada bulunan AB’yi (50 milyar $) ikiye katlamıştır. 145 GW’lık rüzgar enerjisi ve 45 GW’lık solar enerji kurulu gücüne sahip olan Çin, 2020 yılına kadar bu kapasiteleri sırasıyla 210 GW ve 110 GW’a çıkarmayı hedeflemektedir.

Yenilenebilir enerji yatırımlarını artırmakla birlikte, CO2 salınımını azaltmanın bir başka yöntemi de karbon emisyon bedeli uygulamalarını hayata geçirmektir. Karbon salınımına vergi koyma fikri 1990 yılında Finlandiya ve Polonya’daki uygulamalarla başlamış olsa da, 1997 yılında imzalanan ancak 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü ile hız kazanmıştır. Protokol, seragazı salınımını azaltmak için ülkelere/şirketlere bir emisyon üst sınırı koyan ve sınırın altında kalanlarla üstünde olanlara ticaretini yapabileceği karbon kredileri sağlayan cap-and-trade yöntemine zemin hazırlamıştır. Her ne kadar o zamanlar bu sistemin global olmasına niyetlenilmişse de bu gerçekleşmemiş, ancak yine de karbon piyasalarının ortaya çıkması sağlanmıştır. Kyoto Protokolü gereğince zorunlu ve gönüllü olmak üzere iki farklı piyasa oluşmuştur. Zorunlu karbon piyasaları, Protokolün bağlayıcı olduğu ülkelerde tanımlanan limitlere uyulması için çeşitli mekanizmaların uygulandığı pazarlardır. Gönüllü karbon piyasaları ise, hukuki bağlayıcılığı olmayan ve bireylerin, kurum ve kuruluşların, sivil toplum örgütü gibi organizasyonların faaliyetleri sonucu oluşan sera gazını gönüllü olarak azaltmaya yönelik karbon kredilerinin ticaretinin yapılabileceği pazarlardır.

Temel olarak karbon emisyonları faturalandırılırken emisyon üst sınırı ve ticareti yöntemi ile karbon vergisi yönteminden yararlanılır. Emisyon üst sınırı ve ticaretinde her bir katılımcı ülkenin taahhüt ettiği karbon emisyon limitleri vardır. Yıl sonunda bu limiti aşan ülkeler, aştığı miktar kadar karbon kredisini limitin altında kalan ülkelerden satın almak zorundadır. Böylece emisyon azaltıcı projeler desteklenir ve maddi olarak teşvik edilir. Karbon vergilendirmesinde ise kullanılan fosil yakıtın karbon içeriğine göre ton başına direk olarak ödeme yapılır. Dünya genelinde uygulanan karbon emisyon fiyatları ton başına 1$’dan 137$’a kadar değişmektedir. Karbona fatura çıkaran ülkelerin 3/4’ünde fiyatlar 10$’ın altında olmasına rağmen Birleşmiş Milletler COP21 hedeflerine ulaşabilmek için 2020 yılına kadar fiyatların minimum 100$ olması gerektiğini belirtmiştir. 2017 yılı içerisinde Ulusal Karbon Emisyon Sistemine geçmeyi planlayan Çin’de, uygulamada olan pilot projede karbon ticareti ton başına ortalama 7 $ seviyesinde seyretmektedir. Sistem devreye girdiğinde, yıllık 5 milyar ton karbondioksit salınımını regüle edeceği için dünyanın en büyük karbon piyasasının Çin’de olması beklenmektedir.

Daha önce de belirtildiği gibi Çin, yavaş yavaş ekonomik gelişimin üçüncü halkası olan hizmet sektörüne kaymaktadır. 2030 yılına kadar yıllık ekonomik büyümenin %5, 2050 yılına kadar da %3 seviyelerine inmesi beklenmektedir. Aynı dönemde enerji tüketimindeki artış oranının da %8’den %2’lere inmesi öngörülmektedir. Ulusal enerji stratejisi kapsamında Çin, 2015-2020 yılları arasında enerji yoğunluğunu %18’den %15’e, karbon yoğunluğunu %21’den %18’e düşürmeyi hedeflemektedir. Her ne kadar tam anlamıyla dünyaya açık bir pazar olmasa da, Çin’in büyümesindeki değişim iki yönlü olarak global enerji piyasasına yön vermektedir. Artan enerji talebini ekonomik ve çevreye duyarlı şekilde karşılamayı amaçlayan Çin’de, başta yenilenebilir enerji sektörü olmak üzere birçok alanda her geçen gün gelişip global piyasada rekabet edebilen şirketler ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında Çin, COP21 Ulusal Katkı Beyanı ve ulusal enerji stratejisi hedeflerine ulaşmak için gerçekleştireceği enerji verimliliği, akıllı şebekeler, elektrikli araçlar gibi birçok projede, bu alanda ilerlemiş olan ülkeler için ciddi bir pazar konumunda bulunmaktadır. Dolayısıyla enerji sektörü başta olmak üzere birçok alanda Çin, 2050’li yıllara kadar Dünya’nın kulak kabarttığı ülke konumunda olmayı sürdürecektir.

Çin’in Enerji Görünümü

Çin kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Enerji Üretiminde Yeni Bir Dönüm Noktası: Metan Hidrat

1821 yılında, kayaç gazı Amerika’nın New York eyaletinde oldukça amatör yöntemlerle çıkarılmaya başlandığında, hiç kimse 200 yıl sonra bu devrimin sonuçlarının ne olacağını tahmin edemezdi. Uzun zamandır bilinen bir kaynak olmasına rağmen, kayaç gazının ekonomik olarak üretilmesi 2010’lu yılları buldu. Hidrolik çatlatma ve yatay sondaj teknolojileri çok değil yalnızca 10 yılda muazzam bir ilerleme kaydetti ve 2000 yılında ABD’nin doğalgaz üretiminin %1’ine tekabül eden kayaç gazı, 2016 yılında toplam ABD doğalgaz üretiminin %50’sine ulaşarak ülkeyi net ihracatçı konumuna getirdi. Kayaç teknolojisinin gelişmesiyle yalnızca doğalgaz üretimi değil, ABD petrol üretimi de %30’dan fazla artarak Suudi Arabistan’a yaklaştı. 2015 yılında ABD Enerji Enformasyon İdaresi’nin hazırladığı bir rapora göre (spekülasyonlara açık olmasına rağmen) keşfedilmemiş kaya gazı rezervi/kanıtlanmış toplam doğalgaz rezervi oranı 1.2 olarak belirtildi. Henüz sonlanmamış kaya gazı devrimi, Amerikadan Asyaya birçok üretici ve tüketici ülke ekonomilerini ve jeopolitiğini şekillendirmeye devam ederken, geçtiğimiz hafta dünya enerji sektörü, Çin’in gerçekleştirdiği “yanıcı buz” üretimine gözlerini çevirdi. Bu yazıda, doğalgazın bir başka şekli olan ve bilinen tüm fosil yakıtlardan daha fazla enerji içeriğine sahip olduğu tahmin edilen metan hidrat -namı diğer yanıcı buz-dan bahsedilecektir.

Yüksek basınç ve düşük sıcaklıkta metan gazının buz içine hapsedilmiş hali olarak nitelendirilen metan hidrat, bilim adamları tarafından ilk olarak 1960 yılında Sibirya’da bulunan Messoyakha doğalgaz sahasında keşfedildi. İlk keşif bölgesine benzer yapıda bulunan alanların araştırılmasının ardından bir diğer keşfe Alaska’da rastlandı. 1982-1992 yılları arasında Amerikan Enerji Bakanlığı’na bağlı bulunan Ulusal Enerji Teknolojileri Laboratuvarı’nın yapmış olduğu çalışmalar neticesinde, metan hidratın kutup bölgeleriyle birlikte kıta kenarları (continental margin) ve derin deniz ve göllerin tortul bölgelerinde de bulunabileceği ortaya çıktı. Aşağıdaki resim, metan hidrat yataklarının bulunabileceği bölgeleri göstermektedir.

Potansiyel Metan Hidrat Rezervleri

1990’lı yılların ortalarında enerji bağımlılığını azaltmak isteyen Japonya ve Hindistan, metan hidrat araştırmalarında lider konuma ulaştı [1]. 2013 yılında Japonya, yüz milyonlarca $ harcanarak 17 yıl süren araştırmaların sonucunda metan hidrattan doğalgaz elde etmeyi başardı. 2016 yılında ABD, Japonya ve Hindistan ortaklığında gerçekleştirilen araştırmalar sonucunda Hint Denizi’nde önemli metan hidrat yatakları keşfedildi. Geçtiğimiz hafta ise Çin, Güney Çin Denizi’nin kuzeyindeki Hong Kong açıklarında, Japonya’nın 2013 yılında çıkardığı metan hidrat miktarından daha fazlasını (113,200 m3) daha uzun bir süre boyunca (7 gün) ve %99.5 saflıkta çıkardığını duyurdu[2].

Metan hidrat günümüzde geleneksel doğalgaz üretim yöntemlerine kıyasla oldukça maliyetli ve zor şekilde elde ediliyor. Genellikle deniz tabanının birkaç km altında bulunan rezervlerin üretime kazandırılması için, sondaj kulelerinin eğimli yüzeylerde çalışması yetmiyor. Aynı zamanda yüksek basınç ve düşük sıcaklıktaki buz kalıbının içinde bulunan metan gazının erimeden yüzeye çıkarılması gerekiyor. Çünkü basınç düşüp sıcaklık arttığında eriyen buzun içinden kaçan metan gazı hem üretim miktarını azaltıyor hem de seragazı etkisi yaratıyor. Öyle ki mevcut şartlarda metan hidrat üretimi, geleneksel doğalgaz üretim maliyetinin 10-15 katına denk geliyor.

Tam da burada şunu belirtmem gerekir ki, bu yazıya kayaç gazı sektörünü anlatarak başlamamın bir sebebi var. O da, metan hidrat ve kayaç gazı arasında görmüş olduğum benzerlik. Kayaç gazı da uzun süredir bilinmesine rağmen üretime ancak 2010’lu yıllarda kazandırıldı. Üstelik ilk üretildiği yıllarda o kadar astronomik rakamlara mal oluyordu ki, ABD dışındaki birçok ülke bu teknolojinin ekonomik olarak sürdürülebilir olmadığına inanıyordu. Bu yüzden Japonya’nın ardından Çin’in metan hidrattan doğalgaz üretmesi, henüz emekleme aşamasında olan bu teknolojiye olan yatırımların artırılması için oldukça önem arz ediyor. Metan hidrat rezervlerinin dünyadaki tüm hidrokarbon rezervlerinden daha fazla olduğu tahmin edildiğinden, başta Çin, Japonya, Hindistan gibi enerji açığı olan ülkelerin araştırmalarının merkezinde bulunuyor. Öyle görünüyor ki küçük çapta metan hidrat üretimi için 2020’li yılların ortalarını beklemek gerekiyor. Büyük çapta üretim için ise şimdilik en erken 2030’lu yıllar işaret ediliyor. Ancak teknolojideki ivme aşağıdaki şekilde görüldüğü üzere hızlanarak artıyor. Dolayısıyla belki de 2020’li yıllarda metan hidrattan doğalgaz üretimi, bugünün kaya gazı devrimi gibi hatta çok daha etkili bir şekilde global düzeni değiştirecek konuma gelir, kim bilir.

Teknoloji Gelişimindeki İvme (http://asgard.vc/)

KAYNAK:

[1]http://science.howstuffworks.com/environmental/green-tech/energy-production/frozen-fuel2.htm
[2]https://arstechnica.com/science/2017/05/energy-dense-methane-hydrate-extracted-by-japanese-chinese-researchers/

Fosil Yakıtlar kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Ortadoğudaki Boru Hattı Savaşları

“Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir.”

Winston Churchill’in 1936 yılında avam kamarasına hitaben söylediği bu sözden beri, büyük devletlerin Ortadoğu politikasına yeni bir slogan eklendi:

“Bir m3 doğalgaz, bir damla kandan daha değerlidir!” 

Ortadoğu ülkeleri, dünyanın en büyük hidrokarbon yataklarına sahip olmanın yanında jeopolitik konumları sayesinde Basra Körfezi, Kızıl Deniz ve Akdeniz üzerinden büyük çapta ticaret gerçekleştirebilme imkânına sahiptir. Bu nedenle, gerek komşu ülkeler üzerinden geçerek global arz sistemine bağlanan, gerekse denizler üzerinden ticaret gerçekleştirilecek önemli limanlara bağlanan oldukça kompleks petrol ve doğalgaz boru hatlarına ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın en büyük enerji kaynakları ile en büyük tüketicilerini birleştiren bu boru hatlarının güzargahlarının belirlenmesinde elbette farklı ülkelerin farklı çıkarları bulunmaktadır. Bu yazıda, stratejik konum ve hacim olarak değerlendirildiğinde öne çıkan boru hatları bölge ülkeleriyle birlikte değerlendirilecektir.

Öncelikle aktif petrol ve doğalgaz boru hatlarına bir bakalım:

petrol boru hatları

Şekil 1: Petrol Boru Hatları [1]

Petrol Boru Hatları

  • Şekil 1’de yer alan 1 numaralı Doğu-Batı hattı, günde 5 milyon varillik taşıma kapasitesine sahip olup dünyanın en büyük petrol sahası olan Ghawar sahasından çıkarılan petrolün bir kısmını 1170 km mesafe kat edip Kızıl Deniz’deki limanlara taşıyarak Avrupa’ya petrol arzına katkı sağlar.
  • 2 numara ile gösterilen Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı günlük 1,6 milyon varil taşıma kapasitesine sahip olup 970 km uzunluğundadır.
  • 3,4,5,6 ve 7 numaralı boru hatları çeşitli sebeplerden dolayı aktif değildir.

 

ddgaz

Şekil 2: Doğalgaz Boru Hatları [2]

Doğalgaz Boru Hatları

  • Şekil 2’de yer alan 1 numaralı Dauletabad – Sarakhs Boru Hattı, Türkmenistan’dan ithal edilen yıllık 12 milyar m³ doğalgazı İran’ın üretim merkezi olan güneyi ile tüketim merkezi olan kuzeyini birbirine bağlayan 2 ve 3 numaralı boru hatlarına aktarır.
  • 4 numara ile gösterilen Tebriz-Ankara Boru Hattı, 2577 km uzunlukta olup yılda 14 milyar m³ doğalgazı İran’dan Türkiye’ye taşır.
  • 5 numara ile gösterilen Mavi Akım Boru Hattı, 1213 km uzunlukta olup yılda 16 milyar m³ doğalgazı Rusya’dan Türkiye’ye taşır.
  • 6 numara ile gösterilen Arap Doğalgaz Boru Hattı, 1200 km uzunluğunda olup yılda 10.3 milyar m³ doğalgazı Mısır’dan; İsrail, Ürdün, Lübnan ve Suriye’ye taşır.
  • 7 numara ile gösterilen Doğu-Batı hattı, Suudi Arabistan’ın Ghawar sahasında üretilen doğalgazı ülkenin batısında yer alan petro-kimya tesislerine taşır.

 

Şimdi de kısa kısa bölge ülkelerini inceleyelim:

Suudi Arabistan

Petrol Rezervi: 266 milyar varil (2. Sıra)

Doğalgaz Rezervi: 8,7 trilyon m3   (6. Sıra)

En büyük Petrol Sahası: Ghawar (71 milyar varil)

Petrol İhraç Ettiği Ülkeler: Çin, ABD, Hindistan

suud

Şekil 3: Suudi Arabistan Boru Hatları [2]

Teknik olarak bakıldığında petrol ve doğalgazın oluşum süreçleri birbirine yakın olduğundan, petrol veya doğalgaz bulmak için açılan kuyular genelde ikisinin de bulunmasıyla sonuçlanır. Öyle ki, 2011 ve 2012 yıllarında ABD’de açılan her iki kuyudan biri petrol ve doğalgazın birlikte çıkarılmasıyla sonuçlanmıştır [3]. Bu nedenle dünyanın en büyük 2. petrol rezervine sahip olan Suudi Arabistan, aynı zamanda 6. büyük doğalgaz rezervini de sınırları içinde bulundurmaktadır. Hem Basra Körfezi hem de Kızıl Deniz’e komşu olan Suudi Arabistan’da üretim sahaları, tüketim bölgeleri ve rafinerilerle birleştirilmiştir. Amerikan menşeili Suudi Aramco şirketi bölgedeki yatırımlardan sorumludur.

İran

Petrol Rezervi: 157 milyar varil (4. Sıra)

Doğalgaz Rezervi: 33.6 trilyon m3   (2. Sıra)

En Büyük Petrol Sahası: Ahvaz (65.6 milyar varil)

En Büyük Doğalgaz Sahası: Güney Pars (20 trilyon m3)

Petrol İhraç Ettiği Ülkeler: Çin, Hindistan, Japonya

iran

Şekil 4: İran Boru Hatları [2]

Dünya doğalgaz rezervi açısından 2. sırada bulunan İran, bu anlamda Rusya’nın bölgedeki en büyük rakibi konumundadır. Rusya’nın İran üzerinde abilik üstlenmesinin ve iyi ilişkiler kurmaya çalışıp karşısına almak istememesinin en önemli sebebi işin ekonomik boyutudur.

Çin açısından bakıldığında ise, sürekli artan enerji ihtiyacının düşük CO2 salınımıyla karşılanmasının en kolay yolu, doğalgaz arz güvenliğini artırmaktır. Batının yaptırımları nedeniyle gaz ihraç potansiyelini henüz tam anlamıyla kullanamayan İran’da, 2004 yılından beri Çinli firmaların gaz arama, boru hattı inşa etme ve LNG satış anlaşmaları bulunmaktadır.  Halihazırda inşa halinde olan ve Rusya destekli(!) İran-Pakistan doğalgaz boru hattının, ilerleyen dönemlerde Çin’e uzanması beklenmektedir.

Irak

Petrol Rezervi: 143 milyar varil (5. Sıra)

Doğalgaz Rezervi: 6,4 trilyon m3   (7. Sıra)

En Büyük Petrol Sahası: Rumaila (17 milyar varil)

Petrol İhraç Ettiği Ülkeler: Çin, Hindistan, Güney Kore

iraq

Şekil 5: Irak Boru Hatları [2]

Irak için bilmemiz gereken iki şey vardır: Petrol ve doğalgaz rezervleri ülkenin kuzeyi (Kürdistan bölgesi) ve güneyinde (Basra körfezi) yoğunlaşmıştır ve uğruna savaş çıkarılan petrolünün yanı sıra Irak, çok zengin doğalgaz kaynaklarına sahiptir. Ancak “demokrasi ve istikrar” getirmek için çıkarılan Irak Savaşı’nın ülkeye daha çok kaos yaşatması nedeniyle yatırımlar askıya alınmış durumdadır. Türkiye açısından bakıldığında, mevcut durumda Kürdistan’dan ithal ettiğimiz petrolün yanı sıra ilerleyen yıllarda doğalgaz arzımızı da çeşitlendirmek amacıyla bölgede yeni bir boru hattı inşası planlanmaktadır.

Suriye

Petrol Rezervi: 2.5 milyar varil (31. Sıra)

Doğalgaz Rezervi: 240,7 milyar m3   (45. Sıra)

En Büyük Petrol Sahası: Deir Ezzor Bölgesi

Petrol İhraç Ettiği Ülkeler: Almanya, İtalya, Fransa (2010 verileri)

arab gas

Şekil 6: Arap Doğalgaz Boru Hattı: Mısır gazını kuzeye taşıyan bu hatta Suriye-Kilis bağlantısı iç savaş nedeniyle tamamlanamadı. [2]

Irak’daki savaş petrol üzerineydi. Suriye’de ise boru hattı savaşları yaşanıyor [4].

Bölge aktörlerini boru hatları perspektifinden incelediğimizde ortaya şu sonuçlar çıkıyor:

Rusya:

  • Dünyanın en büyük ikinci tüketicisi olan Avrupa doğalgaz pazarındaki %40’lık payını azaltmak istemiyor, hatta artırma peşinde koşuyor. Bölgede kendisine rezerv açısından rakip olacak iki ülke var: İran ve Katar. Mevcut durumda Batı’nın yaptırımlarına karşı İran ile ilişkilerini yüksek seviyede tutmak istiyor ancak İran güvenilir bir ortak değil. Yalnızca köşeye sıkıştığı için Rusya ile işbirliği içinde. Bunu çok iyi bilen Rusya, İran’ın olası ihanetine karşı Suriye’yi elinde tutmak istiyor. Çünkü İran gazının Avrupa pazarına en ekonomik gidiş rotası İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz limanlarına ulaşmak. Bir başka rakip olan Katar’dan Avrupa’ya gidiş ise yine benzer şekilde mevcut boru hatları kullanarak Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Lübnan-Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa. İki rota için de Suriye kilit rol üstleniyor.

İran:

  • Batı’nın yaptırımları nedeniyle henüz rezervlerini yeterince geliştirememiş olan İran, 2004 yılından beri Çin ile yakın ilişkiler içinde bulunuyor. Rusya ve Çin her ne kadar işbirliği içinde görünse de bölgede farklı çıkarları bulunuyor. Enerji tüketim devi olan Çin, Rusya ve onun uyduları olan Orta Asya ülkelerinden halihazırda doğalgaz ithal ediyor ancak onun da derdi AB gibi arz çeşitliliğini ve enerji güvenliğini sağlamak. Bu nedenle Rusya çok istemese de Çin-İran yakınlaşmasına ılımlı bakmak durumunda kalıyor. İran, Batı’nın yaptırımları gevşediği zaman işlenmesi ve çıkarılması kolay olan petrole yükleniyor. Yaptırımlar tamamen kaldırılırsa, nispeten daha pahalı yatırım gerektiren doğalgazını AB pazarına ihraç etmeye hazır.

AB – ABD:

  • Batı’nın bölgede birden fazla çıkarı olabilir ama öncelikli hedef enerji güvenliğini sağlamak. Enerji yoksa, medeniyet yok. Bundan 2-3 yıl öncesine kadar Rusya, Güney Akım projesi ile Karadeniz altından geçecek bir boru hattı vasıtasıyla Bulgaristan üzerinden AB’ye yeni doğalgaz hattı inşa etmeyi planlıyordu. AB Rusya’ya daha fazla bağımlı olmamak için enerji mevzuatını değiştirdi ve gazı ihraç eden ve taşıyan şirketin farklı olması koşulunu getirdi. (Şimdiye kadarki tüm projelerde gazı ihraç eden de taşıyan da Gazprom’du). İşte bu yüzden Güney Akım apar topar iptal edildi ve Türk Akımı desteklendi. Türk Akımı’nın ikinci ayağı gerçekleşirse Rusya gazı Edirne’ye kadar getirecek ve sonrasında AB mevzuatına uygun şekilde gazın farklı bir şirket tarafından taşınmasına izin verecek. Türk Akımı kara kaşımız kara gözümüz için ortaya atılmadı. Amaç AB pazarı.
  • İran gazının halihazırda AB’ye taşınması zor olduğu için, 2009 yılında ABD ve AB destekli Katar-Türkiye boru hattı inşası gündeme geldi. Katar-Suudi Arabistan- Ürdün-Lübnan-Suriye-Türkiye üzerinden AB’ye bağlanacak olan hat sayesinde hem ABD’nin bölgedeki en güvenilir dostu Katar gazı ekonomiye kazandırılacak, hem de NATO üyesi Türkiye üzerinden geçen hat ile güvenlik sağlanacaktı. Ancak Esad, müttefiki olan Rusya’nın çıkarlarını zedeleyeceği için bu anlaşmayı reddetti hatta 2011 yılında bu hatta rakip olarak İran-Irak-Suriye boru hattı inşası için mutabakat imzaladı. Bu yeni hat her ne kadar ev sahibi ülkeler tarafından İslami Boru Hattı olarak lanse edilse de, birçok ülke tarafından Şii Boru Hattı olarak görüldü. Çünkü Rusya destekli Şii İran’dan çıkan gaz, Şiileştirilmiş Irak’dan geçip Alevi Suriye yönetiminin sınırlarına ulaşacaktı. Başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere enerjideki Sünni egemenliği çatırmaya başlıyordu.
  • Ne tesadüf ki Suriye’nin alternatif boru hattı projesini ortaya attığı yıl, hatta mutabakat imzalanacağı haftadan birkaç hafta önce Arap Baharı Suriye’ye sıçradı. Rejimi devirmek için Irak’dan Suriye’ye kaydırılan ve sonrasında bir kısmı DAEŞ’e dönüşen “özgürlük savaşçıları”, öncelikle ülkenin doğusunu, yani hem hidrokarbon yataklarının bulunduğu hem de önerilip kabul edilmeyen Katar-Türkiye boru hattının geçeceği bölgeyi öncelikli olarak ele geçirdi. Rejimin kısa sürede teslim olacağını düşünen Batı’nın aksine İran ve Rusya destekli Esad ağır yara almasına rağmen yıkılmadı. Orantısız desteklenen ve kontrol edilemeyen savaşçılar DAEŞ’e dönüştü ve bölgede dökülen kan daha da arttı.
qatarr

Şekil 7: 2009 yılında Katar tarafından önerilen boru hattı projesi Suriye tarafından reddedilip alternatif olarak İran-Irak-Suriye boru hattı rotası teklif edildi. Her iki proje de gerçekleşmedi.

 

Türkiye

Petrol Tüketimi: 706 bin varil / gün (25. Sıra)

Doğalgaz Tüketimi: 43,6 milyar m3 / yıl (18. Sıra)

Petrol İthal Ettiği Ülkeler: Irak, İran, Rusya

Doğalgaz İthal Ettiği Ülkeler: Rusya, İran, Azerbaycan

petrol ve doğalgaz

Şekil 8: Türkiye Petrol ve Doğalgaz Boru Hatları

Asya ve Avrupa arasında köprü durumunda olan Türkiye bu sayede üretici ve tüketicileri birleştiren boru hatları için kilit ülke konumunda bulunuyor. Son zamanlarda “enerjide merkez” olma hedefi oldukça değerli olsa da, projeler değerlendirildiğinde malesef lafta kalıyor. Örneğin doğalgazda merkez olmak için farklı kaynaklardan gelen farklı fiyatlardaki gazın ülkemizde tek bir yerde toplanıp, yeniden fiyatlanıp adeta bir borsa oluşturulması ve yeni oluşan fiyat ile Avrupa’ya aktarılması gerekiyor (Örn: Henry Hub). Yakın zamanda devreye girecek olan Azerbaycan gazını Avrupa’ya taşıyan TANAP ve TAP projelerinde ülkemiz malesef yalnızca bir koridor görevi görüyor. Türk Akımı’nın ikinci ayağı henüz kesinleşmediği için ne olacak bilinmiyor ancak yapılması gereken, mevcutta bulunan ve yeni inşa edilecek olan boru hatları ile Azerbaycan, Rusya, İran, Irak hatta Türkmenistan gazını ülkemizde kurulacak bir merkezde toplayıp yeniden fiyatlandırarak ihraç etmekten geçiyor. Aksi takdirde enerjide merkez olma hedefimiz koridor olmaktan ileri gidemez.

pipelines feeding

Şekil 9: Türkiye’deki Mevcut, İnşa Halinde Olan ve Planlanan Doğalgaz Boru Hatları

 

KAYNAK

[1] Iran oil exports, where do they go? [2011], https://www.theguardian.com/news/datablog/2012/feb/06/iran-oil-exports-destination#_

[2] Analysis: Oil and gas pipelines in the middle east [2016], https://southfront.org/analysis-oil-and-gas-pipelines-in-the-middle-eas/

[3] Drilling often results in both oil and natural gas production [2013], https://www.eia.gov/todayinenergy/detail.php?id=13571

[4] Why the Arabs don’t want us in Syria? [2016], http://www.politico.com/magazine/story/2016/02/rfk-jr-why-arabs-dont-trust-america-213601?o=2

 

Fosil Yakıtlar kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

El Niño Etkisi Küresel Isınmayı Ne Kadar Etkiler?

Özellikle Donald Trump’ın ABD Başkanı olması ve fosil yakıt sektörünü desteklemeye devam edeceğini açıklaması üzerine “insan kaynaklı küresel ısınma etkisi” tekrar tartışılır oldu. Kimileri küresel ısınmanın Amerikan sanayisine sekte vurmak için Çin tarafından uydurulduğunu söylese de rakamlar bu iddiaları doğrular nitelikte değil. Bu yazıda, dünyanın “doğal seyri” içerisinde küresel ısınmanın gerçekleştiğini savunanlar için bu doğal seyrin en önemli parçalarından biri olan El Niño ve La Niña etkilerini inceleyeceğiz.

Tam olarak açıklanamayan bazı sebeplerden ötürü birkaç yılda bir Pasifik Okyanusu’nda doğudan batıya doğru esmesi gereken alize rüzgarları zayıflıyor ve aşağıdaki şekilde görüldüğü üzere normalden daha sıcak yılların yaşanmasına sebep oluyor [1].

normal-situation

Normal Sezon

el-nino-phase

El Nino Etkisi

El Nino etkisinin güçlü olduğu zamanlarda Pasifik’teki muazzam sıcak su birikintisinden ötürü küresel ortalama sıcaklık genelde yükseliyor. La Nina’da ise El Nino’nun tam tersi bir atmosferik olay gerçekleştiğinden okyanusdaki soğuk su birikintisi küresel sıcaklığı düşürücü etki yapıyor.

Aşağıdaki grafik NASA’nın 1951 yılından bu yana kaydetmiş olduğu sıcaklık değerlerini ve El Nino / La Nina etkisi çıkarıldığında gerçekleşen sıcaklığı gösteriyor [2]. Özellikle 1980’li yıllardan sonra El Nino ve La Nina atmosferik olaylarının küresel sıcaklığı daha çok değiştirdiğini görüyoruz. Yine de küresel sıcaklığı artıran başlıca nedenin insan kaynaklı olduğunu unutmamamız gerekiyor. Avustralya Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışmaya göre insan kaynaklı sebepler, doğal sebeplere kıyasla dünya sıcaklığını 170 kez daha hızlı değiştiriyor [3].

nasa

KAYNAK

[1] https://havadelisi.com/2014/05/24/nedir-bu-el-nino-bize-bir-sey-yapar-mi/

[2] https://www.carbonbrief.org/interactive-much-el-nino-affect-global-temperature

[3] http://www.cnbc.com/2017/02/13/humans-are-changing-climate-170-times-faster-than-nature-say-researchers.html

Küresel Isınma & İklim Değişikliği kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Doğu Akdeniz’de Enerji Denklemi

Yenidünyada bugüne kadar Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları açısından Akdeniz havzası ve bu havza içinde yer alan Kıbrıs adasının taşıdığı önemde stratejik önemi haiz bir coğrafya keşfedilmemiştir. [1]

İngiliz şair ve oyun yazarı William Shakespeare ‘Otello’ isimli eserinde Kıbrıs’ı böyle tarif etmektedir. Gerçekten de geçmişten günümüze Mısır İmparatorluğu’ndan Bizans’a ordan da Osmanlı Devleti’ne kadar birçok devletin hakimiyetinde kalan Kıbrıs, jeopolitik açıdan oldukça stratejik bir konumda bulunmaktadır. Bu yazıda, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs özelindeki kaynakların enerji denklemindeki yerinden bahsedilecektir.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, 2003 yılından itibaren bölgede bulunan potansiyel hidrokarbon kaynaklarının üretime geçirilmesi için Münhasır Ekonomik Bölgeler ilan etmiş ve Mısır, Lübnan, Suriye ve İsrail ile petrol ve doğal gaz arama anlaşmaları imzalamaya başlamıştır. 2011 yılının eylül ayında bölgede çalışmalara başlayan Amerikan Noble Energy firması, Aralık ayında ‘Afrodit’ sahasında 140 milyar m3‘lük rezerv bulduğunu açıklamıştır. Kuzey ve Güney Kıbrıs devletlerinin MEB’lerinin çakışması ve GKRY tarafından ruhsat verilen bölgelerin bir kısmının çakışan bölümlerde yer alması üzerine de 2011 yılının Eylül ayında KKTC ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında gerekli anlaşmalar imzalanarak TPAO’ya adanın etrafında petrol-doğalgaz arama ruhsatları verilmiştir. Aşağıdaki resim Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz rezervleriyle birlikte KKTC ve GKRY’nin çakışan münhasır ekonomik bölgelerini göstermektedir [1].

dogu-akdeniz

Doğu Akdeniz’deki diğer önemli rezervler 2009 ve 2010’da keşfedilen İsrail açıklarındaki Tamar (~280 milyar m3) ve Leviathan (~540 milyar m3) sahaları ile 2015 yılında Mısır açıklarında keşfedilen Zohr (~850 milyar m3) sahasıdır.

Rakamların diliyle konuştuğumuzda keşfedilen Afrodit, Tamar ve Leviathan sahaları toplamda yaklaşık 1 trilyon m3 rezerv barındırmaktadır. Dünyada kanıtlanmış rezervlere baktığımızda ise Rusya 45 trilyon m3, İran 30 trilyon m3, Katar ise 25 trilyon m3 doğal gaz kaynağına sahiptir. 2015 yılında en büyük 2. tüketici olan AB 402 milyar m3 , Türkiye ise 43.6 milyar m3 doğalgaz tüketmiştir. Enerji özelinde, bölgede kanıtlanmış rezervlerin dünya doğalgaz talebini çeşitlendirme adına çok da önemli olmadığı görülmektedir. Ancak, büyük resme baktığımızda adeta bir uçak gemisi konumunda bulunan Kıbrıs adası, Afrika, Orta Doğu ve Türkiye’de (dolayısıyla AB) etki alanını genişletmek isteyen ABD ve Rusya için kritik öneme haizdir. Bölgedeki gelişmeler değerlendirilirken Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminin Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye ile birlikte İsrail, Lübnan, Ürdün, Suriye, ABD, Rusya ve Çin’i içerisinde bulundurduğu unutulmamalıdır [2].

Bölgedeki enerji kaynakları belki global anlamda değil ama dikkatli bir şekilde değerlendirilirse Türkiye özelinde önemli bir yere sahip olabilir. Ekonomik açıdan bakıldığında hem İsrail hem de Kıbrıs gazının AB pazarına ulaşabilmesi için en uygun yol Türkiye’deki boru hatlarına bağlanacak olan yeni bir hat inşa etmektir. Ancak mevcut şartlarda Kıbrıs’da bir çözüme ulaşılmadığı takdirde bölgedeki gazın Türkiye’ye boru hattı yoluyla iletilmesi mümkün görünmemektedir. İsrail gazının ise LNG ( Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) yoluyla ithal edilme seçeneği hala masadadır. Elbette bu seçenek için özellikle ülkemizde yüksek maliyetli LNG istasyonları kurulmalıdır. Doğal gaz’da %55 oranında bağımlı olduğumuz Rusya’nın payını azaltmak istiyor isek, uzun vadeli yatırımlar yapmamız elzemdir.

Bu arada son zamanlarda Batı medyasının enerji konusunu Türkiye için adeta bir ‘havuç’ olarak göstermesi dikkatle incelenmelidir. Çünkü rakamlara bakıldığında bölge gazının AB pazarına girmesinden çok Kıbrıs üzerindeki haklarımızdan vazgeçip Batı’nın istediği şekilde bir çözüme gidilmesinin amaçlandığı ortaya çıkmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Kıbrıs ve İsrail ekonomisi için doğal gaz kaynaklarının ticari olarak değerlendirilmesi şarttır. Türkiye ise mevcut haliyle dahi (her ne kadar kaynak çeşitliliğini savunsak da) uzun yıllar bu şekilde devam edebilir. Dolayısıyla Kıbrıs konusundaki haklılığımız hususunda ‘savaşmaya’ devam etmemiz ve çıkarlarımızı koruyacak bir çözüme gidilmesinde aktif bir rol üstlenmemiz gerekmektedir.

 KAYNAK

[1] “Doğu Akdeniz’de Enerji Satrancı,” Yrd. Doç. Dr. Filiz KATMAN, [Online].Available: http://etkinlik.aydin.edu.tr/dosyalar/6EA_dogu_akdeniz.pdf  , 7 Ara. 2016

[2]  “Doğu Akdeniz’de Enerji Politikaları ve Kıbrıs Müzakerelerine Etkisi,” Nazlı ÜSTÜN, Konya Ticaret Odası [Online].Available: http://www.kto.org.tr/d/file/dogu-akdenizde-enerji-politikalari-ve-kibris-muzakereleri—nazli-ustun.20160222151600.pdf  , 7 Ara. 2016

Fosil Yakıtlar kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

World Energy Outlook 2016

2016 yılında enerji sektöründe global anlamda yaşanan en önemli gelişme hiç şüphesiz COP21 Paris Anlaşması‘nın Kasım ayında yürürlüğe girmiş olmasıdır. Bu tarihten itibaren 21. yüzyıldaki küresel sıcaklık artışının 2 °C‘nin altında tutulması konusunda 190 ülkenin imzaladığı anlaşmanın hukuki bağlayıcılığı başlamış olup anlaşmayı imzalayarak parlamentolarından geçiren ülkelerin BM’ye sunmuş oldukları planların uygulamaya konulması gerekmektedir. Elbette 2016 yılındaki tek gelişme COP21 ile sınırlı değildir.Bu yazıda, Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2016 yılına ait Dünya Enerji Görünüm Raporu’yla ilgili özet bilgiler yer almaktadır [1].

Son 10 yılda ülke/bölge farketmeksizin küresel ısınma, iklim değişikliği ve enerji güvenliği etrafında yoğunlaşan politikaların ortak ögesi rüzgar, güneş ve biyoyakıtlar başta olmak üzere yenilenebilir enerji yatırımları olmuştur. 2015 yılında global enerji yatırımı 1.8 trilyon $ (2014’e göre %8 azalma) iken yenilenebilir enerji yatırımları bir önceki yıla göre %5 artarak yaklaşık 290 milyar $ ( toplam yatırımın %15’i) seviyesine ulaşmış ve toplam kömür ve doğal gaz yatırımlarını (130 milyar $) ikiye katlamıştır. Yenilenebilir enerjiye 103 milyar $ yatırım yapan ve kömür ülkesi olarak nitelendirilen Çin’i, 49 milyar $ ile AB ve 44 milyar $ ile ABD izlemektedir. Sektörel bazda yatırımlara bakıldığında ise 161 milyar $ ile solar ve 110 milyar $ ile rüzgar enerjisi toplam yatırımların yaklaşık %95’ini oluşturmuştur. Ancak, toplam yatırımlara baktığımızda petrol ve doğalgaz endüstrileri bir önceki yıla göre %25 azalmaya rağmen 583 milyar $ ile başı çekmiştir [2].

IEA’nın ülkelerin katkı beyanlarına sadık kaldığını öngören ana senaryosuna göre 2040 yılına kadar toplam enerji talebi %30 artacaktır. Yeni yapılacak olan elektrik santrallerinin %60’ı yenilenebilir enerjiden oluşacak ve global enerji üretiminin %37’si (şu an %23) yenilenebilir enerjiden sağlanacaktır. Bu hızlı gelişim sayesinde solar PV maliyeti %40-70, onshore rüzgar enerjisi maliyeti ise %10-25 arasında azalacaktır.Trafikteki elektrikli araç sayısı ise 1.3 milyondan 150 milyona çıkacaktır. Düşük karbonlu enerjiye geçilecek olan bu süreçte doğalgaz talebi %50 oranında artacak ve toplam tüketimde doğalgaz kömürü geride bırakacaktır. Petrokimya, havacılık ve taşımacılıkta alternatif olmadığı için petrol talebi günlük 92.5 milyon varilden 103.5 milyon varile çıkacaktır. Tüm bu gelişmelere rağmen, katılımcı ülkeler verdikleri sözleri yerine getirip enerji sektörüyle ilgili toplam karbondioksit salınımını 1/4’üne düşürmüş olsalar dahi ( 2000 yılındaki yıllık 650 milyon ton seviyesinden –> 2040 yılında yıllık 150 milyon ton seviyesine) yüzyıl sonundaki küresel sıcaklık artışı 2.7 °C olacaktır. Bu nedenle 2°C’lik hedefe ulaşabilmek için ülkeler daha yüksek bir efor sarfetmeli, örneğin 2040 yılındaki elektrikli araç sayısı 700 milyona ulaşmalı ve petrol talebi günlük 97 milyon varil seviyesinde kalmalıdır [1].

Not: 2 °C ve 4°C’lik sıcaklık artışının neden olacağı sorunlar için ilgili yazıya bakabilirsiniz.

world-energy-outlook-2016[1]

 

KAYNAK

[1] “World Energy Outlook 2016,” IEA, [Online].Available: http://www.iea.org/newsroom/news/2016/november/world-energy-outlook-2016.html?utm_content=buffer345c6&utm_medium=social&utm_source=twitter.com&utm_campaign=buffer  , 17 Kas. 2016

[2] “World Energy Investment 2016,” IEA, [Online].Available: http://www.iea.org/newsroom/news/2016/september/world-energy-investment-2016.html  , 17 Kas. 2016

 

Global kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Üçlü Enerji Açmazı: Sürdürülebilirlik, Güvenlik ve Enerjiye Erişim

2010 yılından bu yana Dünya Enerji Konseyi tarafından ülkelerin enerji profilini gösteren Trilemma Endeksi raporları yayınlanmaktadır. Raporda ülkeler en önemli 3 kriter olan enerji güvenliği, enerjiye erişim ve sürdürülebilirlik konusunda sıralanır. Çeşitli yöntemler uygulanarak yapılan sıralamada bu 3 boyutu dengelemeyi sağlayan en başarılı ülke AAA, en başarısız ülke de DDD notunu alır. Puan sistemine bakıldığında 8 – 10 arası A, 5 – 8 arası B, 2.5 – 5 arası C ve 0 – 2.5 arası D olarak belirtilmiştir.

Raporda belirtildiği üzere ülkelerin ulaşması gereken hedef, birincil enerji ihtiyacını yurtiçi ve yurtdışı kaynaklarla tek bir türe/ülkeye bağlı kalmadan çeşitlendirerek etkili bir yönetim şekliyle ve çevreye duyarlı şekilde güvenli enerjiyi her bir vatandaşına ekonomik olarak ulaştırabilmektir. Raporda altı çizilen en önemli noktalardan biri, tek bir alanda ilerleyip diğerlerini aksatmak yerine ülkelerin bu 3 boyutta dengeli olarak gelişimini sağlaması gerektiğidir. Enerji güvenliği, enerjiye erişim ve sürdürülebilirlik konularında dengeli şekilde ilerleyebilmek için aşağıdaki alanlara önem verilmesi gerekmektedir:

1. Enerji tedariki: Karar vericiler arz ve talep konusunda net enerji hedefleri belirleyerek paydaşları sisteme dahil edip şeffaf bir pazar sağlamalıdır.

2. Enerji erişimi: Sektördeki maliyetleri düşürüp rekabeti artırmak adına özel şirketler ve son kullanıcı çeşitli mevzuat düzenlemeleriyle teşvik edilip arz ve talebi karşılayacak altyapı  yatırımları en iyi şekilde planlanmalıdır.

3. Alım gücü: Özellikle dar gelirli vatandaşlara enerji sağlanırken uzun vadede direkt sübvansiyonlar yerine alternatif çözümler üretilmelidir.

4. Enerji verimliliği: Kamu, özel sektör ve son kullanıcıyı kapsayan her türlü üretim ve tüketim faaliyetleri için geniş çaplı verimlilik politakaları ve uygulamaları devreye sokulmalıdır.

5. Dekarbonizasyon: Değişen pazar dinamiklerine ayak uydurabilmek için yenilenebilir enerji yatırımları artırılmalı ve çevre duyarlılığı ön plana çıkarılmalıdır.

Kasım 2015’de yayınlanan Enerji Trilemma Endeks raporuna göre İsviçre, İsveç ve Norveç genel sıralamada ilk 3’te yer almaktadır. Diğer kategorilere baktığımızda:

Enerji güvenliği   : 1) Kanada 2) Danimarka 3) ABD

Enerji erişimi       : 1) ABD 2) Kanada 3) Luxemburg

Sürdürülebilirlik : 1) İsviçre 2) Kosta Rika 3) Kolombiya

Ülkemiz ise CCC notu ile genel sıralamada 76. sırada olup Morityus, Gabon, Guatemala, Trinidad Tobago ve Fildişi Sahilleri gibi ülkelerin gerisinde kalmıştır. Türkiye’nin:

Enerji güvenliği notu   : 4.57

Enerji erişimi notu       : 4.41

Sürdürülebilirlik notu : 3.95

tr[1]

 

KAYNAK:

[1] “2015 Energy Trilemma Index,” World Energy Council, [Online]. Available: https://www.worldenergy.org/wp-content/uploads/2015/11/20151030-Index-report-PDF.pdf  , 21 Haz. 2016

 

Global kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Karbon Emisyon Bedeli ve Karbon Piyasaları

Son 20 yılda artan çevre bilinciyle ülkeler şunun farkına vardı: Dünyayı yok ediyoruz!

Yaptığımız faaliyetlerle küresel ısınma, hava-su-toprak kirliliği ve daha birçok soruna neden oluyoruz. Öyle ki, son 100 yılda dünyada bulunan ağaçların yarısını, mercan resiflerinin %25’ini, bilinen balık stoğunun %75’ini yok ettik. Enerji, ulaşım, endüstri gibi alanlarda yapılan salınımlarla atmosferde bulunan CO2 miktarı 800.000 yıl öncesiyle aynı seviyeye ulaştı.

Son yüzyılda çevreye verdiğimiz zararları azaltmak için öncelikle 1997 yılında Kyoto protokolü imzalandı. Bu anlaşma ile başta karbondioksit olmak üzere seragazı salınımlarının azaltılmasına yönelik tedbirler alındı. Ardından 2015 yılında COP21 Paris Anlaşması imzalandı. Anlaşma ile bu yüzyılın sonundaki küresel sıcaklık artışının, sanayileşme öncesi dönemin en fazla 2 derece üstünde olması hatta 1.5 derece ile sınırlandırılması için çaba sarf edilmesi yönünde mutabakata varıldı. Tüm bu anlaşmaların odak noktası her geçen yıl artan CO2 salınımını azaltmaktır. Bu amacı gerçekleştirebilmek adına yenilenebilir enerji yatırımlarından enerji verimli cihazların kullanılmasına kadar geniş bir yelpazede çözüm yolları mevcuttur. Bu yazıda, ilgili yöntemlerden biri olan karbon emisyon bedeli uygulamalarından bahsedilecektir.

Karbon salınımına vergi koyma fikri 1990 yılında Finlandiya ve Polonya’daki uygulamalarla başlamış olsa da, 1997 yılında imzalanan ancak 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü ile hız kazanmıştır. Protokolde, seragazı salınımını azaltmak için ülkelere/şirketlere bir emisyon üst sınırı koyan ve sınırın altında kalanlarla üstünde olanlara ticaretini yapabileceği karbon kredileri  sağlayan cap-and-trade yöntemine zemin hazırlanmıştır. Her ne kadar o zamanlar bu sistemin global olmasına niyetlenilmişse de bu gerçekleşmemiş, ancak yine de karbon piyasalarının ortaya çıkması sağlanmıştır. Kyoto Protokolü gereğince iki farklı piyasa oluşmuştur[1]:

1. Zorunlu Karbon Piyasaları: Protokolün bağlayıcı olduğu ülkelerde tanımlanan limitlere uyulması için katılımcılara 3 farklı esneklik mekanizması sağlanır.

a) Ortak Uygulama: Sera gazı salınımını azaltan projelere ‘Salım Azaltma Kredisi’ sağlanır ve kazanılan bu krediler toplam hedeften düşülür.

b) Temiz Kalkınma Mekanizması: Sera gazı salınımlarının azaltılmasına katkı sağlamak amacıyla katılımcılar, belirli ülkelerde gerçekleştirdikleri projeler ile ‘Sertifikalandırılmış Salım Azaltım Kredisi’ kazanır.

c) Salım Ticareti: Katılımcı ülkeler taahhüt edilen limitleri aştığı takdirde limitlerin altında kalan belirli ülkelerden salım kredisi satın alabilirler.

2. Gönüllü Karbon Piyasası: Hukuki bağlayıcılığı olmayan ve bireylerin, kurum ve kuruluşların, sivil toplum örgütü gibi organizasyonların faaliyetleri sonucu oluşan sera gazını gönüllü olarak azaltmaya yönelik karbon kredilerinin ticaretinin yapılabileceği pazardır. Türkiye bu piyasa katılımcıları arasındadır.

Temel olarak karbon emisyonları faturalandırılırken iki yöntemden yararlanılır:

1. Emisyon üst sınırı ve ticareti: Her bir katılımcı ülkenin taahhüt ettiği karbon emisyon limitleri vardır. Yıl sonunda bu limiti aşan ülkeler, aştığı miktar kadar karbon kredisini limitin altında kalan ülkelerden satın almak zorundadır. Böylece emisyon azaltıcı projeler desteklenir ve maddi olarak teşvik edilir.

2. Karbon vergisi: Kullanılan fosil yakıtın karbon içeriğine göre ton başına direk olarak ödenen vergidir. Uygulaması en kolay yöntemlerden biridir.

Dünya genelinde uygulanan karbon emisyon fiyatları ton başına 1$’dan 137$’a kadar değişmektedir. Karbona fatura çıkaran ülkelerin 3/4’ünde fiyatlar 10$’ın altında olmasına rağmen Birleşmiş Milletler COP21 hedeflerine ulaşabilmek için 2020 yılına kadar fiyatların minimum 100$ olması gerektiğini belirtmiştir. 2016 yılında 50 milyar $’lık hacmi olan karbon piyasalarının 2017 yılında Çin’in dahil olmasıyla birlikte 100 milyar $’a ulaşması beklenmektedir. Aşağıdaki grafikler karbon emisyon bedeli uygulayan ülkeleri ve ton başına ödenmesi gereken miktarları göstermektedir [2].

Summary Map[2]

Initiatives[2]

Price Map[2]

KAYNAK:

[1] “Emisyon Ticareti, ” Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü, [Online]. Available: http://www.eie.gov.tr/iklim_deg/emisyon_ticareti.aspx, 13 May. 2016

[2] “World Bank Group; ECOFYS. 2016. Carbon Pricing Watch 2016. Washington, DC: World Bank. © World Bank. https://openknowledge.worldbank.org/handle/10986/24288 License: CC BY 3.0 IGO.”

 

Küresel Isınma & İklim Değişikliği kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hava Kirliliğinin Ekonomik Sonuçları

Artan ekonomik aktiviteler ve enerji üretimi başta karbondioksit, kükürt dioksit (SO2) ve azot oksitler (NOx) gibi küresel ısınmaya neden olan ve solunum yoluyla vücuda alındığında astım, kalp hastalıkları, akciğer kanseri, DNA mutasyonları gibi ölümcül hastalıklara yol açan parçacıkların salınımına neden olmaktadır. 9 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan OECD raporuna göre, hava kirliliğinden kaynaklanan ölümlerin sayısı 2013 yılında 5.5 milyon civarında olmuştur. Bu sayı, aynı yıl dünya genelinde meydana gelen ölümlerin 1/8’ine denk gelmektedir. Hava kirliliği önlenmediği takdirde ise 21. yüzyılın ortalarına doğru her 5 saniyede 1 kişinin bu nedenle öleceği tahmin edilmektedir [1].

2015-2060 yıllarını projekte eden rapor pazar ve pazar dışı olmak üzere iki kategoride maliyet analizi yapmıştır. Pazar analizinde, hava kirliliğinin neden olacağı işçi verimliliği ve tarımsal üretimdeki düşüş ile genel sağlık giderlerindeki artış ön plana çıkmaktadır. Öyle ki, 2015 yılında hava kirliliği kaynaklı sağlık giderleri 21 milyar $ iken gerekli önlemler alınmazsa bu değerin 2060 yılında 176 milyar $’a ulaşması beklenmektedir. Yine çalışan hastalıklarından dolayı yıllık kayıp işgünü sayısının 1.2 milyar günden 3.7 milyar güne çıkacağı öngörülmüştür. Pazar analizinin sonuçlarına göre ise hava kirliliği önlenmediği takdirde 2060 yılında global gayrisafi hasılanın %1’lik kaybına neden olacaktır [1].

change20in20gdp20air20pollution [2]

Pazar dışı analizinde hava kirliliğinin neden olacağı hastalıklar ve erken ölümler değerlendirilmiştir. 2015’e kıyasla 2016 yılında hastalıkları önlemek için yapılan gönüllü harcamaların 3 trilyon $’dan 18-25 trilyon $’a çıkacağı ve hava kirliliği kaynaklı ölümlerin yıllık 3 milyondan 6-9 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir.

number20of20deaths [2]

Aşağıdaki tablolar, hava kirliliğinin etkileyeceği alanları ve muhtemel çözüm yollarını göstermektedir:

main outdoor air pollution impact categories[1]

taxonomy of policy approaches for air pollution management[1]

KAYNAK:

[1] OECD.  (2016), The Economic Consequences of Outdoor Air Pollution, OECD Publishing, Paris.
DOI: http://dx.doi.org/10.1787/9789264257474-en

[2] “Air pollution to cause 6-9 million premature deaths and cost %1 GDP by 2060,” OECD, [Online]. Available: http://www.oecd.org/environment/air-pollution-to-cause-6-9-million-premature-deaths-and-cost-1-gdp-by-2060.htm , 10 Haz. 2016

Küresel Isınma & İklim Değişikliği kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Mega Kentlerin İklim Değişikliğiyle Mücadele Karnesi

Dünyada genelinde 600 milyon nüfusu barındıran ve global GSYİH’nın %25’ini temsil eden 80’den fazla megakentin üye olduğu C40 İklim Liderlik Grubu, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda üyeler arasında daha hızlı bir know-how paylaşımı yapılmasını sağlayan ve COP21’de anlaşmaya varılan limitlere ulaşılabilmesi için 2020 yılından önce şehirlerin önlem almalarını teşvik edici çalışmalarda bulunan bir organizasyondur. Bu yazıda, İstanbul’un da üye olduğu C40 Grubu verilerinden yararlanarak dünyadaki bazı megakentlerin küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda yapmış olduğu çalışmalarla ilgili özet bilgiler paylaşılacaktır.

C40 organizasyonu şehirlerin yapmış olduğu çalışmaları temel olarak 7 farklı alanda değerlendirir [1]:

  1. Adaptasyon ve Su Kaynaklarının Yönetimi
  2. Enerji
  3. Finans ve Ekonomik Gelişme
  4. Ölçüm ve Planlama
  5. Katı Atık Yönetimi
  6. Ulaşım
  7. Bölgesel Planlama ve Kalkınma

Kendi içerisinde farklı gruplara ayrılan bu alanlarla ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Şehir Nüfus (milyon) GSYİH (milyar $) CO2 salınımı (milyon ton/yıl) Sektörlere göre CO2 salınımı Hedeflenen Salınım Başarılı Girişimler *
Hong Kong 7,31 416 42,7 Enerji: %91
Atık: %5
Endüstriyel kaçak ve diğer: %4
1-2-3-4-5-6-7
Seul 24,6 846 48,55 Enerji: %46
Ticari binalar: %26
Konut: %15
Endüstriyel binalar: %5
Atık: %5
Belediye hizmetleri: %3
2005 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %25 azalma 1-2-4-5-6-7
Tokyo 38 1620 70,13 Ticari binalar: %36
Konut: %28
Ulaşım: %20
Endüstriyel binalar: %8
Endüstriyel kaçak ve diğer: %5
Atık: %3
2000 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %25 azalma 1-2-3-4-6-7
Londra 10,3 836 40,75 Ticari binalar: %42
Konut: %37
Ulaşım: %15
Off-road ulaşım: %6
1990 yılı verilerine göre 2025 yılına kadar  %60 azalma 4-6-7
Paris 10,8 715 7,41 Ulaşım: %50
Atık: %26
Binalar: %23
Endüstriyel kaçak ve diğer: %1
2004 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %25 azalma 2-3-4-6-7
Berlin 3,56 158 21,3 Binalar: %50
Enerji: %27
Ulaşım: %17
Endüstriyel binalar: %6
1990 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %40, 2050 yılına kadar %85 azalma 4-6
Madrid 6,2 262 11,98 Binalar: %49
On-road ulaşım: %26
Endüstriyel kaçak ve diğer: %7
Endüstriyel binalar: %6
Off-road ulaşım: %6
Atık: %6
2005 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %35 azalma 1-2-4-5-6
Milan 3,1 312 7,39 Binalar: %47
Endüstriyel binalar: %28
Ulaşım: %17
Belediye hizmetleri: %5
Atık: %3
2005 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %20 azalma 1-2-4-6-7
İstanbul 14,2 349 Konut: %35
Ulaşım: %28
Endüstriyel binalar: %21
Ticari binalar: %10
Atık: %6
5
Moskova 12,2 553 43,97 Binalar: %52
Ulaşım: %37
Atık: %11
1990 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %25 azalma 1-2-3-5-6
Rio de Janeiro 12,9 177 22,96 On-road ulaşım: %39
Atık: %14
Endüstriyel binalar: %12
Off-road ulaşım: %10
Konut: %7
Endüstriyel kaçak ve diğer: %7
Atık su: %6
Ticari binalar: %3
Belediye hizmetleri: %2
2005 yılı verilerine göre 2020 yılına kadar  %20 azalma 1-3-4-5
New York 18,6 1400 45,99 Binalar: %74
Ulaşım: %21
Endüstriyel kaçak ve diğer: %5
2005 yılı verilerine göre 2050 yılına kadar  %80 azalma 1-2-3-4-5-6-7
Los Angeles 12,3 860 32,29 Enerji: %41
Ulaşım: %37
Ticari binalar: %13
Konut: %9
1990 yılı verilerine göre 2025 yılına kadar  %45 azalma 1-2-4-5-6-7

* Girişimlerin içinde yer alan alt grupların 2/3’ünden fazlası için güçlü destek görmüş olanlar

 

KAYNAK:

[1] “C40 Cities,” C40 Cities Climate Leadership Group, [Online]. Available: http://www.c40.org/cities  , 7 Haz. 2016

 

Küresel Isınma & İklim Değişikliği kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın