ENERJİ DÖNÜŞÜMÜNÜN MERKEZİNDEKİ ÜLKE: ÇİN

Tipik bir ekonomi döngüsünde ülkeler öncelikle tarım, sonra endüstri, daha sonra da hizmet sektörlerine bağlı gelişirler. Bunun günümüzdeki en karakteristik örneklerinden biri de Çin’dir. 1989’dan beri yıllık ortalama %9.8 ile büyüyen hatta 2007 yılında %14.2 gibi rekor bir büyüme gerçekleştiren  ülke, 2016 yılını %6.7 büyüme ile kapatmıştır. Bahsi geçen ülke, dünyanın en büyük enerji üreticisi ve tüketicisi olduğu için, ekonomisindeki bu değişim global enerji dönüşümünü de etkilemektedir. Bu yazıda, Çin’in farklı alanlardaki mevcut durumu ve planlanan projelerinden bahsedilecektir.

2010 yılından bu yana Dünya Enerji Konseyi tarafından ülkelerin enerji profilini gösteren Üçlü Enerji Açmazı raporları yayınlanmaktadır. Raporda belirtildiği üzere ülkelerin ulaşması gereken hedef, birincil enerji ihtiyacını yurtiçi ve yurtdışı kaynaklarla tek bir türe/ülkeye bağlı kalmadan çeşitlendirerek, etkili bir yönetim şekliyle ve çevreye duyarlı şekilde güvenli enerjiyi her bir vatandaşına ekonomik olarak ulaştırabilmektir. Üçlü Enerji Açmazı raporunda ülkeler en önemli 3 kriter olan enerji güvenliği, enerjiye erişim ve çevresel sürdürülebilirlik alanlarında sıralanır. Çeşitli yöntemler uygulanarak yapılan sıralamada bu 3 boyutlu dengeyi sağlayan en başarılı ülke AAA, en başarısız ülke de DDD notunu alır. Ekim 2016’da yayınlanan Üçlü Enerji Açmazı raporuna göre Danimarka, İsviçre ve İsveç genel sıralamada ilk üçte yer almaktadır. Çin ise 2016 yılı genel sıralamasında değerlendirmeye alınan 125 ülke içerisinde 87. sırada bulunmaktadır. Rapor sonucuna göre Çin; enerji güvenliği alanında B, enerjiye erişim alanında B ve çevresel sürdürülebilirlik alanında D notunu almıştır.

Yaklaşık 1.4 milyar nüfusu ile günden güne ihtiyaçları değişen Çin’de, bu ihtiyaçların karşılanması ve gelecekte ortaya çıkması muhtemel sorunların çözümü için mega projelere yatırım yapılmaktadır. 2013 yılında Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping tarafından ilan edilen ‘Bir Kuşak Bir Yol’ projesi Çin’in, projeye katılımı beklenen 65 Avrasya ülkesi ile ilişkilerini ve koordinasyonunu artırmayı hedeflemektedir. Xi Jinping’in açıklamalarına göre bir nevi Eski İpek Yolu’nu temsil eden proje, 30 yıllık bir zaman dilimine yayılıp 8 trilyon $’lık yatırım gerektirmektedir. Kuzey, orta ve güney koridordan oluşan projede demiryolu-karayolu hattına ek olarak kurulacak deniz yolu hattı ile hem farklı ticaret yolları hayata geçirilecek hem de alternatif enerji arz rotaları oluşturulacaktır.

Mevcut durumda, bölge ülkelerinin %50 oranında bağımlı olduğu Ortadoğu petrolü; Basra Körfezi, Hint Denizi, Malakka Boğazı ve Güney Çin Denizi’nden geçerek Asya’ya ulaşmaktadır. Her geçen gün bölgede artan gerilimin enerji arz güvenliğine olan etkisi göz önünde bulundurulduğunda, başta Çin olmak üzere tüm Asya ülkeleri enerji arzında rota ve kaynak çeşitliliğini öncelikli politikaları arasında bulundurmaktadır. ‘Bir Kuşak Bir Yol’ projesi ile Çin; Azerbaycan, İran, Rusya, Kazakistan ve Türkmenistan gibi hidrokarbon zengini ülkeleri boru hatlarıyla; Afrika’daki petrol zengini ülkeleri de deniz yolu ile bağlayarak hem mevcut ilişkilerini geliştirecek hem de enerji arz güvenliğini rota ve kaynak ülke açısından çeşitlendirecektir.

Elbette gerçekleştirilen tüm bu ekonomik aktiviteler ve enerji üretimi başta karbondioksit, kükürt dioksit (SO2) ve azot oksitler (NOx) gibi küresel ısınmaya neden olan ve solunum yoluyla vücuda alındığında astım, kalp hastalıkları, akciğer kanseri, DNA mutasyonları gibi ölümcül hastalıklara yol açan parçacıkların salınımına neden olmaktadır. Haziran 2016 tarihinde yayınlanan OECD raporuna göre, hava kirliliği kaynaklı ölümlerin sayısı 2013 yılında 5.5 milyon civarında olmuştur. Bu sayı, aynı yıl dünya genelinde meydana gelen ölümlerin 1/8’ine denk gelmektedir. Hava kirliliği önlenmediği takdirde ise 21. yüzyılın ortalarına doğru her 5 saniyede 1 kişinin bu nedenle hayatını kaybedeceği tahmin edilmektedir.

2015-2060 yıllarını projekte eden OECD raporu, pazar ve pazar dışı olmak üzere iki kategoride maliyet analizi yapmıştır. Pazar analizinde, hava kirliliğinin neden olacağı işçi verimliliği ve tarımsal üretimdeki düşüş ile genel sağlık giderlerindeki artış değerlendirilmektedir. Pazar dışı analizde ise hava kirliliğinin neden olacağı hastalıklar ve erken ölümlere yer verilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, hava kirliliği konusunda yeterli önlemler alınmadığı takdirde, 2060 yılına kadar toplam gayrisafi yurtiçi hasılada en büyük kayıp %2.5 ile Çin’de gerçekleşecektir. Ayrıca düşük tahminde bile Çin’in, hava kirliliği kaynaklı erken ölümlerde %0.15 ile birinci sırada yer alacağı öngörülmektedir.

Dünyanın en büyük enerji üreticisi ve tüketicisi olan Çin, gerçekleştirdiği faaliyetler ile yalnızca kendi vatandaşlarını değil tüm dünyayı etkilemektedir. İnsan kaynaklı faaliyetlerin doğaya etkisini ölçmek için tanımlanan ekolojik ayak izi, sürdürülebilir kalkınmanın önemli göstergelerinden biri olarak kullanılmaktadır. Ekolojik ayak izi hesaplamalarının arz tarafında, insanlığın ihtiyacı olan kaynakları sağlayan ve CO2 salınımını absorbe eden verimli araziler yer alır. Birimi ‘global hektar’ olan bu terim, ‘biyoyeterlilik’ şeklinde ifade edilmiştir. Talep tarafı da, insanoğlunun farklı sektörlerde yaptığı işleri karşılayacak verimli arazilerin yine global hektar cinsinden değeridir. Biyoyeterlilik açığı ise ülkenin ekolojik ayak izinin biyoyeterlilik kapasitesini aştığı durumdur. Günümüz verilerine göre, mevcut popülasyon ve endüstri faaliyetlerini karşılayabilmek için 1.6 dünya gerekmektedir. Birleşmiş Milletler verilerine göre ise popülasyon ve tüketim trendleri olumlu yönde değişmediği takdirde, 2030 yılında ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için 2 dünya gerekecektir.

Amerikan merkezli düşünce kuruluşu Global Footprint Network’ün analizine göre, küresel CO2 salınımının %23’ünü gerçekleştirerek bu alanda birinci sırada yer alan Çin’in ekolojik ayak izi, biyoyeterlilik kapasitesinin 1.5 katına denk gelmektedir. Bu durum başta Çin olmak üzere gelecek nesillere daha iyi bir ortam bırakabilmek için ülkelerin sürdürülebilir politikaları acilen hayata geçirmesi gerektiğini gösterir. Tam da bu noktada, bu yüzyılın sonundaki küresel sıcaklık artışının, sanayileşme öncesi dönemin en fazla 1.5 – 2 derece üstünde olmasını hedefleyen ve 195 ülkenin imzaladığı COP21 Paris İklim Değişikliği Anlaşması oldukça önemli bir konumda yer almaktadır. Anlaşma hedeflerine ulaşılması için bütün katılımcılar tarafından Ulusal Katkı Beyanları (INDC) hazırlanmış ve BM İklim Sekreteryası’na sunulmuştur. 30 Haziran 2015 tarihinde Sekreterya’ya sunulan Çin’in Ulusal Katkı Beyanı incelendiğinde, temel olarak 2030 yılına kadar karbon yoğunluğunu %60 oranında azaltmayı ve yaklaşık yüz milyon hektarlık ağaçlandırma yapmayı hedeflediği görülmektedir. Bunun yanında Çin, kömür kaynaklı elektrik üretiminin payını %75’den %54’e düşürürken, yenilenebilir enerji kaynaklarının yanında nükleer enerji ve doğalgaz kullanımının payını artıracağını taahhüt etmiştir. Çin, 2030 yılı hedeflerine ulaşmak için; düşük karbon salınımlı üretim yapmayı, enerji verimliliğini artırmayı ve fosil yakıtlardan yenilenebilir yakıtlara geçmeyi ana yöntem olarak belirlemiştir.

2000 yılından bu yana küresel enerji tüketimi artışının %55’inde, kömür tüketimindeki artışın %83’ünde ve petrol tüketimindeki artışın %47’sinde pay sahibi olan Çin’in enerji büyümesindeki en büyük problem, rakamlardan da anlaşıldığı üzere kömür tüketimidir. Enerji talebinin %70 oranında kömür ile karşılandığı ülkede hava kirliliği kabul edilebilir düzeyin 15 kat üzerine çıkmış ve günlük hayatı durma noktasına getirmiştir. Bu durumu önlemek adına 2015 yılında 103 milyar $’lık yenilenebilir enerji yatırımı yapan Çin, bu alanda ikinci sırada bulunan AB’yi (50 milyar $) ikiye katlamıştır. 145 GW’lık rüzgar enerjisi ve 45 GW’lık solar enerji kurulu gücüne sahip olan Çin, 2020 yılına kadar bu kapasiteleri sırasıyla 210 GW ve 110 GW’a çıkarmayı hedeflemektedir.

Yenilenebilir enerji yatırımlarını artırmakla birlikte, CO2 salınımını azaltmanın bir başka yöntemi de karbon emisyon bedeli uygulamalarını hayata geçirmektir. Karbon salınımına vergi koyma fikri 1990 yılında Finlandiya ve Polonya’daki uygulamalarla başlamış olsa da, 1997 yılında imzalanan ancak 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü ile hız kazanmıştır. Protokol, seragazı salınımını azaltmak için ülkelere/şirketlere bir emisyon üst sınırı koyan ve sınırın altında kalanlarla üstünde olanlara ticaretini yapabileceği karbon kredileri sağlayan cap-and-trade yöntemine zemin hazırlamıştır. Her ne kadar o zamanlar bu sistemin global olmasına niyetlenilmişse de bu gerçekleşmemiş, ancak yine de karbon piyasalarının ortaya çıkması sağlanmıştır. Kyoto Protokolü gereğince zorunlu ve gönüllü olmak üzere iki farklı piyasa oluşmuştur. Zorunlu karbon piyasaları, Protokolün bağlayıcı olduğu ülkelerde tanımlanan limitlere uyulması için çeşitli mekanizmaların uygulandığı pazarlardır. Gönüllü karbon piyasaları ise, hukuki bağlayıcılığı olmayan ve bireylerin, kurum ve kuruluşların, sivil toplum örgütü gibi organizasyonların faaliyetleri sonucu oluşan sera gazını gönüllü olarak azaltmaya yönelik karbon kredilerinin ticaretinin yapılabileceği pazarlardır.

Temel olarak karbon emisyonları faturalandırılırken emisyon üst sınırı ve ticareti yöntemi ile karbon vergisi yönteminden yararlanılır. Emisyon üst sınırı ve ticaretinde her bir katılımcı ülkenin taahhüt ettiği karbon emisyon limitleri vardır. Yıl sonunda bu limiti aşan ülkeler, aştığı miktar kadar karbon kredisini limitin altında kalan ülkelerden satın almak zorundadır. Böylece emisyon azaltıcı projeler desteklenir ve maddi olarak teşvik edilir. Karbon vergilendirmesinde ise kullanılan fosil yakıtın karbon içeriğine göre ton başına direk olarak ödeme yapılır. Dünya genelinde uygulanan karbon emisyon fiyatları ton başına 1$’dan 137$’a kadar değişmektedir. Karbona fatura çıkaran ülkelerin 3/4’ünde fiyatlar 10$’ın altında olmasına rağmen Birleşmiş Milletler COP21 hedeflerine ulaşabilmek için 2020 yılına kadar fiyatların minimum 100$ olması gerektiğini belirtmiştir. 2017 yılı içerisinde Ulusal Karbon Emisyon Sistemine geçmeyi planlayan Çin’de, uygulamada olan pilot projede karbon ticareti ton başına ortalama 7 $ seviyesinde seyretmektedir. Sistem devreye girdiğinde, yıllık 5 milyar ton karbondioksit salınımını regüle edeceği için dünyanın en büyük karbon piyasasının Çin’de olması beklenmektedir.

Daha önce de belirtildiği gibi Çin, yavaş yavaş ekonomik gelişimin üçüncü halkası olan hizmet sektörüne kaymaktadır. 2030 yılına kadar yıllık ekonomik büyümenin %5, 2050 yılına kadar da %3 seviyelerine inmesi beklenmektedir. Aynı dönemde enerji tüketimindeki artış oranının da %8’den %2’lere inmesi öngörülmektedir. Ulusal enerji stratejisi kapsamında Çin, 2015-2020 yılları arasında enerji yoğunluğunu %18’den %15’e, karbon yoğunluğunu %21’den %18’e düşürmeyi hedeflemektedir. Her ne kadar tam anlamıyla dünyaya açık bir pazar olmasa da, Çin’in büyümesindeki değişim iki yönlü olarak global enerji piyasasına yön vermektedir. Artan enerji talebini ekonomik ve çevreye duyarlı şekilde karşılamayı amaçlayan Çin’de, başta yenilenebilir enerji sektörü olmak üzere birçok alanda her geçen gün gelişip global piyasada rekabet edebilen şirketler ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında Çin, COP21 Ulusal Katkı Beyanı ve ulusal enerji stratejisi hedeflerine ulaşmak için gerçekleştireceği enerji verimliliği, akıllı şebekeler, elektrikli araçlar gibi birçok projede, bu alanda ilerlemiş olan ülkeler için ciddi bir pazar konumunda bulunmaktadır. Dolayısıyla enerji sektörü başta olmak üzere birçok alanda Çin, 2050’li yıllara kadar Dünya’nın kulak kabarttığı ülke konumunda olmayı sürdürecektir.

Çin’in Enerji Görünümü

Bu yazı Çin kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir